Medeniyetler sahnesinde günümüzü konuşurken başka milletlerin meziyetlerinden ve bizden üstünlüklerinden, geçmişi konuşurken de bizim onlara olan üstünlüğümüzden bahsederiz. Öyle bir bahsederiz ki; onların şimdiki varlığını yok sayarcasına geçmişten ayrılmak istemeyiz. Onlar karşısındaki ezikliğimizi, geçmişte onlardan üstünlüğümüzle övünerek örtmeye çalışıyoruz. Yani avunma niyetine bir avuntu aldatmacası.. Aldatan biz, aldanan biz..
Oysa övünülecek bir şeyleri olmadan sadece övünmek, ancak “tefekkür” ve “azim” gibi ufuk açıcı lokomotiflere sahip olmayan ve insanın insan olmayan yönüne karşı teslim bayrağı çeken milletlerin meziyeti olabilir. Böyle bir fikri taşıyanlar övünmeyi hak etmeyen, övülmeye de mazhar olamayacak aciz ve takıntılı övünücülerdir.
Değişim, gelişim ve reaksiyondan uzak medeniyetlerin kendilerine yeni şeyler katması, önlerine yeni hedefler koyması ve etraflarını aydınlatması beklenemez. Sabiteciliğe, hamasete ve sloganlara sarılanlar sadece medeniyet seyircisi olarak kalıp, seyrettikleri medeniyetlere benzedikleri oranda kendilerini başarılı sayarlar.
Bir şeyler üretemeyen, geleceğe dair bir şeyler kurgulayamayan bir milletin geçmişi doğrularla dolu ise, o milletin mevcut halinde öldürücü bir yanlışlık vardır. Bu millet ya cehalet ve hamaset girdabında önünü unutup yönünü sadece geriye çevirmiş, ya da geriyi unutup ayaklarını sağlam bir yere basmadan ve sırtını sağlam bir duvara yaslamadan ilerleyebileceğini zanneden bir kaçkınlığa ve akıl fukaralığına düşmüştür.
Bir yandan eğitilmeye muhtaç bir eğitim sistemi, bir yandan onun fikir babası baskı ve dayatma abidesi resmi ideoloji ve bir taraftan da bunların mahsulü olan, kelime hazinesinde günlük hayatta kullanılan sıradan kelimeler haricinde başkaca bir şey yer almayan ve hamasi duyguların yönlendirmesiyle ağızlarından yafta ve sloganlardan gayrı bir şey dökülmeyen ve varlığını kendi ürettiği düşmanların! varlığına borçlu kitleler.. Böyle bir sanatkârdan ancak böyle bir eser peydah olabilir.
Bilgi ve medeniyet öğretisi durağanlık ve sabite kabul etmez. Mesela su son derece saf ve berraktır, ancak bardakta hareketsiz iki gün kalınca kokmaya başlar. Bu sebepledir ki; İlmin ve sanatın zirvesinde olsanız dahi onu ilerletmediğiniz ölçüde birilerini muhakkak arkadan yetişip sizi geçecektir. Ve siz, sizi geçenleri yeniden yakalama ızdırabında olmadan geçmişinizle kendinizi avutursanız sadece önünüzdekilere maskara olursunuz. Düşüşünü okuyamayanın kalkması mümkün değildir.
Fikri olarak uç noktalarda oynamaya ve ölçüsüzlüğe o derece alışığız ki; hamaset ve yersiz övünücülük girdabında avunanlar ile, geçmişi hakkında ne varsa bunları yok sayıp aşağlayan ve geleceğe geçmişsiz yürünebileceğini zannedenlerin işgal ettiği kutuplar arasına sıkışan hakikat can çekişmektedir.
Eğer geçmişi yok sayarsak, geçmiştekileri de yok saymamız gerekir. Geçmiştekilerin yok sayılması, onların sunduğu gelecekten de mahrumiyet anlamına geliyor. Tıpkı büyük bir fikir ve tefekkür deryası olan Hz. Mevlana gibi.. Diyor ki bu büyük derya;
“Her gün bir yerden bir yere göç etmek ne güzel. Bulanmadan dupduru akmak ne hoş. Dün dünde kaldı cancağızım. Bugün yeni şeyler söylemek lazım.”
Yine Mehmet Akif’in de söylediği gibi; eski eski olduğu için değil, artık bir fayda sağlamadığı için terk edilir. Yeni de yeni olduğu için değil, gerekli ve faydalı olduğu için alınır.
Bu engin ufku yakalamış kişiler hem geçmişin hakkını yemez, hem de geleceğin hakkını verir. Geçmiş gelecek, gelecek ise geçmiştir. Geçmişle geleceğin kucaklaşması ise doğru bir şimdidir. Doğru bir şimdi ise doğru bir medeniyettir.