Bir yaradır kanar hani…
Durmaz, hep kanar ya!
Bilirsin işte gözyaşları kırmızıya boyanmıştır bu coğrafyada.
Ve ben yumuşacık koltuğumda…
Kirletilmiş kavramların ağırlığında titrek bir dua yükseliyorken en derinlerden
Bir görüntü beliriyor önümdeki kutudan.
Bir gemi yürütülüyor gönlümüzden gönüllere ve bir görüntüye kilitleniveriyordu bakışlarım.
Tek kareye sığmış, namaz kılanlarla ayin yapanlar.
Amaç birliğinde duygular yoğun, heyecan dorukta…
Ne çok istemiştim oralarda olabilmeyi, teneffüs edebilmeyi iklimini kardeşliğin…
Hani her şey “Rıza-i İlahi” içindi ya bundan geri mi durulurdu!
Kolayını seçip dua göndermiştim ulaşamadığım yakınlara…
Gemileri yürütenlerse kardeşlerine koşmuşlardı kalleşliği bile bile…
Ve yüreklerini kurşunlara siper eden şahitler vardı. Hainliğe şahitlik yapacak şehitler vardı…
Elinde sopasıyla sakalı ağarmış birisini gördüm aldığı yaraya rağmen karşı koyuyordu eli silahlıya.
Son nefesinde, “sizden korkmuyorum” diyordu belki… “sizden korksaydım sizin gibi olurdum” vakarında.
Ve ben yumuşacık koltuğumda…
Belleklerde bir soru beliriyordu kemirircesine; “bu güçsüzlük bu korkaklık nerden bulaştı” diye…
Küçücük bir çocuktan dayak yiyen bir delikanlı gördü bu gözler ve annesinin attığı fırçayı duydu kulaklar, yazıklar olsun diyordu “dayak yediğinin boyundan utan bari…”
İşte bir dayağın ertesinde sessizliğe gömülen seslerimizi en çok da gamsız “esmer dostlara(!)” hediye edelim olmaz mı? İsminiz Müslüman olmuş yeter mi sanırsınız?
Kafanızı kaldırıp şatafattan, dinlemeyi becerebilirseniz size diyeceklerimiz var;
Sahi nerelerdesiniz?
Geçiyorum, çünkü akılları dumura uğramışlara sorulacak bir soru değildi benimkisi…
Ve “içimizdeki beyinsizler yüzünden bizleri de helak etme Ya Rab!” yakarışları…
Bir mektup düşüyordu ajanslara, gemideki bir babaya yazılan ve cebine konan;
“Git” diyordu mektupta bir kız çocuğu;
“Sana yazacağım yüzlerce cümle var ama kelimelerim düğümleniyor… Korkuyorum baba!. Kardeşlerimin gözlerindeki hüznü annemin yüzündeki endişeyi gördükçe korkuyorum. Ama seni sonunda kaybetmek de olsa git baba... Bir yetimin gülümsemesi için bir annenin duası için git baba... Geriye bir tek adın da dönse git... Senin kızın olmak çok ama çok güzel baba…"
İşte böyle ey zalim! Bu yürek yıkılır mı sanırsın? Böyle bir yüreğe işleyen silahın da var mıdır? Heyhat!
Kim bilir; “işte gidiyorum yavrum, şunu bil ki senin baban olmak da çok güzel” demiştir mektubun muhatabı…
Siz dönüşü olmayan bir yola çıktınız mı hiç? Bir daha dönmeyeceğinizi düşünerek sarıldınız mı yavrunuza, annenize, babanıza?
O halde sarılın sımsıkı… Gittiğiniz her yerden dönmeme düşüncesiyle…
Hiç olmazsa bu anı yaşayın dönmeyenlerin hatırına…
Hani İbrahim’e su taşıyan karınca, hani hiç olmazsa yolunda ölürüm kararlılığı…
İşte öyle bir gemi vardı… Gemi ki İbrahimlerin yolunda, gemi ki mazlumun yanında.
Ve bir yürek fethi bu, hiç bitmeyecek…
“Evi yıkılasılar”ın evleri yıkmaya devam ettiklerini görüyorum.
Bir vahşet fotoğrafından hainlerin sevinç çığlıkları tırmalıyor kulağımı.
Kuşkusuz yabancı değil bu sesler ve ben susuyorum.
Çok yakınlardan bir kız çocuğu soruyor sorunun en can alıcısını;
“Neden kırmızı elleriniz?”