Hayat yürüyor, biz yürüyoruz.
Ömür metremizin hangi aralığında olduğumuzu da bilmiyoruz.
Geriye dönüp yaşadıklarımıza bakınca geçtiğimiz yollar hayatı çabucak tükettiğimizi gösteriyor. Ve dahi hayatın kısacık olduğunu…
Yeni doğanlar hayat müjdesi verse de bize, mezarlıklar dönüp dolaşıp geldiğimiz yerin adresini sunuyor önümüze.
Bunu düşününce beşik ile mezar arası mesafeyi kullanmamızın bir gayesi olduğu düşüncesi hatırlatıyor kendini…
Öyle ya, bir gaye olmalıydı!
Değil mi ki bize kullanmamız için bir irade verilmişti.
Bu iradeyle itaat edebiliyor aynı zamanda isyan da edebiliyorduk.
O zaman ortada bir amacın olması kaçınılmazdı…
Rabbimiz ikazını da yapmıştı üstelik;“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” (Kıyamet–36)
Biz insanlar bazen bir sinek karşısında aciz durumlara düştük, bazen kendisine hayalde bile yer bulamayan icatlar geliştirdik.
Zor durumda kaldığımızda acizliğimizi, kalburüstü işler başardığımızda da ulaşılmazlığımızı ilan ettik.
Bu süreçte çabaladık, uğraştık, didindik, gecemizi gündüzümüze katarak topu topu yumruğumuz kadar olan midemizi doyurmaya çalıştık.
Bazılarımıza bu uğraşı yetmedi.
Güzel giyinmek, daha da güzel giyinmek için fazladan çalıştık.
O da yetmedi ki rahat bir yaşam için yeni hedefler seçtik ve tüm vaktimizi, tüm düşüncemizi bu uğurda feda ettik.
Bunlarla uğraşıyorken birçoğumuz insani vasıflarımızdan epeyce uzaklaştık, dolayısıyla kendimizden uzaklaştık, uzaklaştıkça da yabancılaştık.
Ve yaşanılası bu dünya, bitmek tükenmek bilmeyen isteklerimizle, İhtiraslarımızla, arzularımızla yaşanmaz bir hal aldı.
Sonunda biz yalnız kaldık.
Evet, kalabalıklar arasında yapayalnız.
Artık o, bir kuru ekmekten büyük mutluluklar çıkaran insanların yerini, dünyalar onların olsa mutluluğun kapıya uğramadığı insancıklar aldı.
Başta da belirttiğimiz üzere, geldiğimiz noktada yaşamanın gayesini unuttuk gitti.
Bu arada da ömür, su misali geçip gidiyor ve bu suyun kaynağı gün gelecek kuruyacak.
Ve korkarım; o zaman çok geç olacak.
Ey nefsim(!) diyorum.
Rabbim “hiç kimseye kaldıramayacağı kadar yük yüklemeyeceğini” buyuruyor.
Bir başlangıç niyeti getir ve başla. Hangi metrede olursan ol, yeter ki halis bir niyetin olsun. Ve önünde başlamanı daha da hayırlı kılacak “üç aylar” var.
Mânevi iklimin bu üç ayları, dosdoğru bir yolun başlangıcı olsun.
Peygamberi bir duayla başla; “Allah’ım! Recep ve Şaban’ı hakkımızda mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.”
Önce Bismillah…
Ey nefsim(!)
Gözümdeki karartılardan önümü göremez oldum.
Bitmek bilmez ihtiraslarından feleğim şaştı.
Yolumun aydınlığı söndü-sönecek.
Her gün yeni bir “sala” her gün yeni ağıtlar var.
Ben salamın okunuşunu, ardımda yüreği kırıkları bırakarak dinlemek istemiyorum.
Kır artık günahtan zincirleri, işe yaramaz yükleri at artık üzerinden…
Rabbim ne buyuruyordu; “…kalk ve uyar!”
Kötülüğün kalesini yıkmak için kalk!
Altında ezildiğin yüklerden kurtulma vaktin gelmedi mi hala?
Önyargılarını, cimriliğini, boş vermişliğini, kuyu kazıcılığını, ayrımcılığını, ırkçılığını, kus ve temizle.
Temizle tüm kinini…
At sırtındakileri ve düş yoluna sevginin…
Safi bir kalple olsun yolculuğun mümkünse,
Bulunduğun yerden ve öncesini düşünmeden…
Rabb seni bekler, Resul seni bekler…
Üç aylar, hayırlar getirsin efendim!