“Ufkumuz dağlarla sınırlı” demiştim eski yazılarımdan birinde.
Sınırı ufuk çizgisi olan denizin uçsuz bucaksızlığının zihin açıcı olduğunu söylemeyi unutmuşum. Çünkü içinde deniz olan bu kısa seyahatten önce bunu fark etmemiştim.
Uzun zamandır okumayı planlamama rağmen bir türlü başlayamadığım üç kitap getirmiştim yanımda. İkisi bitti şimdiden. Einstein’ın “benim gözümden dünya” isimli kitabını iki günde ve üç okumada adeta su içer gibi okudum. Kendi zamanının en değerli insanı olduğunun farkındaki bir bilim adamının bir edebiyatçı ustalığıyla ele aldığı makaleler tek kelime ile muhteşem. Ama beni asıl şaşırtan şey, bir fizikçinin yani bir sayısalcının usta bir yazar gibi dile ve kavramlara hakim olması, meramını olabilecek en açık biçimde anlatmayı başarması oldu. Boş zamanı olmayanlara diyorum; “bu kitabı okuyun.” Boş zamanı olanların zaten okumayla ilgisi olsa boş zamanları olmayacağı için onları istisna tutuyorum; okumasalar da olur!
Okumak değiştirir insan derler ve eklerler; aynı zaman da geliştirir de!
Bu görüşe gönülden iştirak ediyor ve ekliyorum; Medyadan uzak durulan dönemler de doğru okumalar gibidir. Geliştirir değiştirir kişiyi.
Mesela;
Bingöl’den ayrılalı daha bir hafta bile olmadı ama çevrenin insan psikolojisi üzerinde ne denli büyük etki yaratabileceğini ve algılarımızı belirleme konusunda nasıl öncelikli rol aldığını çok çabuk anladım.
Kaç gündür televizyon seyretmiyorum.
Haberlerden zinhar uzak duruyorum.
Tartışma programına denk geldiğimde, aç olsam bile yemeyeceğimden emin olduğum kapuska yemeği görmüş gibi burun kıvırıyorum. Kerameti kendinden menkul 15-20 kadrolu yorumcunun o kanal senin bu kanal benim şeklinde dolaşarak aralarında parselledikleri ekranlara dönüp bakmıyorum bile. Yeni pazarlama stratejisinin aktörlerinden başka hiçbir anlam ifade etmeyen bu ekibin katıldığı sözde tartışma programlarına yüz vermiyorum. Kendilerini ve cümlelerini tekrardan bıkmamalarına şaşırmıyorum da her seferinde ilk kez söylüyorlarmış gibi, o anda, orada aklına gelmiş de söylemiş gibi şevk ve heyecan içinde (üstelik nerde olduğunu artık hepsinin çok iyi bildiği kameranın kırmızı ışığına bakarak) altını çize çize söyleyebilmelerine cidden şaşırıyorum.
Çoğunlukla hükümete, kısmen de muhalefete yaranma amacını böylesine fütursuzca ortaya koyan, pervasızca savunan, korkusuzca tekrar eden ve ahlaksızca pazarlayan bu yazar çizer takımını artık dinlemiyorum. Düşüncelerinin pespayeliği bir yana, seslerinin tınısı bile kusma hissi uyandırıyor bende.
Velhasıl hepsine uzak, kendime yakınım şimdi.
Etrafımda sabahtan akşama kadar siyaset konuşan kimse olmadığı gibi bir haftadır günlük sorunlarını siyaset ya da siyasetçi üzerinden çözmeye çalışan tek kişiyle bile karşılaşmadım.
Görüşüm durulaştı, kavrayışım netleşti, hafızam dış etkenlerden kurtulup kendine geldi desem yeridir.
Geçmişe ve bugüne aynı pencereden bakmayınca birinden birine haksızlık edeceğimi fark ettim.
Geçmiş demişken 11 Eylül 1980 gecesinde tek katlı barakamızın hemen dışında süren silahlı çatışmalar nedeni ile hepimizin pencerelerden uzak durarak yere yattığını, şimdi Almanya da yaşamakta olan küçük kardeşimi, o gece divanın altında saklandığı yerde uyuyakaldığı için kaybettiğimizi sanıp korkuya kapıldığımızı hatırladım. Silah seslerinin yakınlığına ve geldiği yöne göre kimin evinin taranmakta olduğunu tahmin etmeye çalışıyorduk. Aslında bu tahmin oyunu, saldırıların bizden ne kadar uzakta olduğunu kendimize cümlelere dökmeden söylemenin bir biçimiydi. Sesler yaklaştıkça korkumuz büyüyor ve küçük bir çocuğu divanın altında unutmamıza neden olabilecek kadar ele geçirebiliyordu bizi.
11 Eylül 1980 gecesi gerek kendisinin ve gerekse çocuklarının yaşamsal kaygılarını iliklerine kadar hisseden babam, buraya gelmemden birkaç gün önce “Darbecilerin hesabını göreceğiz” dedi bana.
Uzaylı görmüş gibi şaşkınlık içinde baktım, onu onaylamamı bekleyen, isteyen, uman babama. Bu gün medyanın kafasına diktiği işgal bayraklarının gölgesinde, huzuru darbecilere hesap sormakta bulan adamın, o gün yani 12 Eylül sabahı, rahmetli dedemle (annemin babası) birlikte önce Allah’a, sonra askere şükür etiği ve kafasını yastığa huzurla koyduğu o gün geldi aklıma. Evet, bir çok insan gibi onlarda şükür etmişlerdi çünkü; babam için solcu olan kardeşinin,(amcamın) dedem için sağcı olan çocuklarının (dayılarımın) hayatının kurtulmasıydı 12 Eylül. Sabah evden çıktıklarında geri geleceklerinin hiçbir garantisi yoktu o gençlerin ve her gün gençler ölüyordu. Oysa 12 Eylül günü (ne terörden ne de trafik kazalarından) hiç kimse ölmedi. Şükür de dua da bunun içindi. 20’li yaşlarında genç çocukları olan nerdeyse her anne baba şükür etti o gün.
Hataları, zalimlikleri, hukuksuzlukları sır değil elbette 12 Eylül’ün. İnsanlığın yüzkaralarına dönüşmüş cezaevlerinde anlatmaya yürek dayanmaz acılar yaşattılar bu ülkeye. Gencecik insanlar hızlı ve üstün körü yargılamalarla belli dengeler gözetilerek asıldılar. Kapanmaz yaralar açtılar yüreklerde ve iyileşmez travmaların müessibi oldular. Ancak yine de 11 Eylül’ün hücrelerinde barındırdığı vahşet ve dehşet 12 Eylül’den kat be kat fazlaydı. Bu yüzden 11 Eylülden koparılmış bir 12 Eylül algısının dayatılması haklı değildir.
Günümüz de iktidarı ele geçirenlerin ölünceye kadar iktidardan gitmemek için her şeyi yaptığı gerçeğinin tam karşısına, 12 Eylül’cülerin bütün güce sahipken kendi istek ve iradeleri ile yönetimi sivillere devrettikleri gerçeğini koymamak, bu realiteden tek satırla bile bahsetmemek adil değildir.
Bir kısım medyanın, ilk kez değiştiriliyormuş muamelesi yaptığı ama aslında değiştirilmekten artık dikiş tutmaz hale gelen 12 Eylül anayasasını hazırlayan kurulun başında, üniversiteden hocam olan rahmetli Prof Orhan ALDIKAÇTI vardı. Bir çok hukukçu ve üniversitenin katılımı ile hazırlanan bu anayasayı beş generalden oluşan, beş kişilik milli güvenlik komitesi okeylemişti. Şimdi ki değişiklikleri ise beş kişi değil tek kişinin, okeylediğini görmemek ahlaki değildir.
Darbecileri yargılayacağız, hesaplaşacağız diyen siyasetçilerin (profesyonel eğitim almadılarsa) yalan makinesinden geçmesinin imkansızlığı açıklayıcı olur mu bilmem ama bu değişiklikle kimsenin yargılanmayacağına dair bu satırların izah edici olduğunu bilirim.
Daha önemlisi aslında bunların hepsinin hikaye olduğunu bilirim.
Ben ya da başkası kim ne yazarsa yazsın, kim hangi ekranı ne kadar işgal ederse etsin, referandumun bu ülkenin yargısındaki dönüşüm ile ilgili olduğunu herkes biliyor.
Ülkenin ezici bir çoğunluğu Evet’in de Hayır’ın da taşıdığı yargıya ilişkin bu anlamın farkında. Kimse lolipop maddeler yüzünde oy vermeyecek değişikliğe. Evet diyen açık bir biçimde AKP’ye verecek oyunu. Kalanlar da yine paketin içeriğine bakmaksızın Hayır diyecekler bu referanduma. Aslında Hayır dediklerinin paket değil AKP olduğunu en iyi onlar bilecekler.
13 Eylül sabahı ne olur bilmem ama bu ülke insanının sağduyusuna olan inancımı hiçbir şey değiştiremez. Sezgisi, feraseti muhteşem Anadolu insanın tercihi bu ülkenin ihtiyacıdır.
Gerisi de teferruattır.