İki şey vardır ki; tarihin her döneminde, insanın ve insanlığın insanlaşması ve insan kalması adına her zaman gereklidir. Bunların sınırı hiçbir zaman yoktur. Kişi, bu yolda mesafe kaydettiği nispette başarılı ve insandır. Birincisi aklın eylemi olan öğrenme, ikincisi kalbin eylemi olan muhabbettir.
Akıl ve gönül kapıları her daim geniş ve açık tutanlar, akla ve gönle girebilecek her türlü şeyi daha doğru okuma tecrübe ve birikimine de sahip olacaklarından, batıl olan şeylere kapılarını kapatmış olurlar.
Medeniyet öğretimiz, kâmil kişi olabilme adına bu iki eylemi varlığının merkezine koymuştur. Bu sebepledir ki; bu medeniyetin dini doğru okuyan, doğru yere koyan ve doğru yaşayan milletleri, her alanda zirve yaparak tarihin ve insanlığın önüne çığırlar ve ufuklar açtılar.
İnsanlık insanı, doğru adına olan her bilgiyi ve metodu almaktan ve kullanmaktan geri durmaz. Doğruyu, şahsi ve milli egoların yıkıcı denetimine tabi tutacak kadar vahim yanlışlar yapmaz. Onun nazarında, onu aklen ve kalben zirveye taşıyacak olan bilgi ve metotların nerden geldiği bir önem arz etmez. Önemli olan, bu bilgi ve metotların hakikat kaynağına uygun olup olmadığıdır.
Mesela, ‘dil’ konusu, medeniyetimiz açısından bu anlamda gösterilebilecek en güzel örneklerden biridir. Bundan dolayıdır ki; Arapça ve Farsça dilleri sadece Arap ve Fars ırkından olanlarla sınırlı kalmamış, İslam coğrafyasının Arap ve Fars olmayan milletleri arasında da ciddi bir kabul ve itibar görmüştür.
Selçuklular denildiğinde, akla ilk gelen şey Farsçadır. Farsçanın derin iklimi ve akıcılığı, adeta onların soluk alışında dahi görmek mümkün hale gelmiştir. Yine Arapçanın ilmi açıdan çok elverişli oluşu ve aynı zamanda dini yönü, onun birçok ülkede resmi dil ve bilim dili olmasını sağlamıştır. Âlimlerin eserleri, şairlerin şiirleri, bu iki dilin ahenk ve estetik gösterisine dönmüştür.
Diğer yandan Osmanlıca dili Arapça, Farsça ve Türkçenin bir arada harmanlanmasının mahsulü olmuş ve böylece bilgi ve öğrenme yelpazesinin ne kadar geniş tutulduğu bir kez daha ispat edilmiştir. Burada mana derinliğine, fikir zenginliğine, çok yönlülüğe, ilmi ve manevi yükselişe dayalı bir mantık görüyoruz. Bilginin ve zenginliğin, hamasi ve nefsanî dürtülere kurban edilmeyişinin en nezih örneklerinden birini görüyoruz. İnsanlaşan insanlık yaratma sevdasını görüyoruz.
Yoğunlaştırılmış ulus devlet anlayışının, hiçbir akli ve mantıki yönü olmayan kör kavmiyetçiliğin, farklılıkları kışkırtan ideolojik provokatörlüğün kol gezdiği yakın tarihimizde, günümüz Türkçesinde insanların bütün konuşmaları birkaç yüz kelimeden ibaret kalmıştır.
Oysa Türkçe haricinde bir dile ait olup da asırlardan beri bu dilde kullanılan ve insanların ruhlarına ve dünyalarına sinmiş olan birçok kelimeyi artık Türkçeden farkız görmek zorundayız. Onlara yabancı kelime muamelesi yapamayız. Çünkü biz yabancı değiliz. Bu derece yerleşip kabul görmüş kelimeleri sırf değiştirmek için değiştirmek, onları Türkçeleştirmek değil, bilakis Türkçeyi buharlaştırmaktır.
Geniş ve zengin anlama sahip olan bir kelimeyi dilden atıp onun yerine, dar ve sığ anlamlar ifade eden zorlama yeni bir kelime türetmek, düşünce katliamından ve aklı sınırlamaktan başka bir şey değildir.
Bir internet sitesinde dildeki öz Türkçeleştirme çabalarını hararetle savunan bir yazıda, “iletişim” kurmak yerine “irtibat“a geçmek gibi bir tabir kullanmanın ne kadar gereksiz bir şey yolduğu söyleniyordu! Oysa “irtibat” kelimesi, “iletişim” kelimesinin kapsadığı tüm anlamları içerdiği gibi, ondan çok fazla anlamları da içeriyor.
Mesela “iletişim” kelimesinde sadece diyalog ve haberleşme maksatlı bağlantı kurma anlamı vardır. Belki biraz zorlayarak biraz daha anlam genişlemesi yapılabilir. “İrtibat” kelimesinde bu anlamların da ötesinde ayrıca, “alakadar olma”, “bağlantısı olma”, “yan yana olma” gibi anlamlar vardır. İletişim, sadece canlı varlıklara özgü bir şeydir. İrtibat ise, hem canlı hem cansız varlıklar arasında mümkündür. Örneğin bir ana yola bağlanan iki tali yol arasında bir irtibat vardır ama iletişim yoktur. Bu örnekleri farklı görünümlerde çoğaltmak mümkündür. Demek ki; konuşma dilinde sadece “İrtibat” kelimesini kullanan bir insan ile, “iletişim” kelimesini kullanan bir insanın düşünebilme alanları aynı genişlikte ve derinlikte değildir. Bu alanlar arasındaki fark, eminim ki daha bizlere çok şey söylüyor.
Günlük yaşamımızda kullandığımız gayet ince ve nezih birçok kelime, sırf Arapça veya Farça kökenli diye, bir takım fiillerin sonuna ‘sel’, ‘sal’, ‘geç’, ‘gaç’, ‘lık’, ‘lik’, gibi ekler getirerek Türkçe kelime türettiğini zannedenlerin düştükleri gülünç durumdan da öğrenilecek çok şeyimiz var.
Bu medeniyete ait olan her değer, aynı zamanda bizim değerimizdir. Hiçbir bilgi ve bu bilgiyi öğrenme yolu, bir takım hissi ve nefsi tepkilerin ve fikirlerin kurbanı edilemez. Kişi, gördüğü oranda düşünür, düşündüğü oranda görür. Bilginin bir milleti çökerttiği görülmemiştir ancak, tarih sayfaları bilmemenin kurbanı olan milletler mezarlığıyla doludur.
Not: Komşu ilimiz Elazığ’da meydana gelen depremde vefat eden tüm kardeşlerimize Allah’tan rahmet ve mağfiret, yakınlarına sabırlar diliyorum.